32’ye Merhaba Derken


 

Neden böyle bir yazıyı kaleme almak istedim diye düşündüm epeyce ve şöyle bir cevap buldum kendimce: Hayatımın dönüm noktası olduğuna inandığım anları kayıt altına alma arzusu…

Geçen sene doğum günümün ardından, kendimi çok değişik ruh halleri içinde bulmuştum ve her zaman olduğu gibi bunu babama anlatmıştım.

Şöyle demiştim: Baba, Ruhsar’ı hatırlıyor musun? Bir Gözüm Abla ve Gözüm Abla’nın altın rengi iki adet kapısı vardı gökyüzünde. Bu sene, yani 30 yaşımı tamamlayınca sanki gökyüzünde öyle iki kapı açıldı ve ben bir buluttan başka bir buluta zıpladım. İnsanlara bakışım, sabrım, olayları yorumlamam, bazı durumları değerlendirmem ve belki bazı zevklerim öylesine değişti ki, kendimdeki değişiklikten korkuyor gibiyim, tuhaf hissediyorum.

Babam ise tam yaşına yakışır bir şekilde ez cümle bir cevap vermişti: Sen bir de 40ı düşün!

İşte o an anladım ki her yaş insanda başka bir bakıç açısı, başka bir ruh hali demekmiş… Büyümek denen şey tam da böyle bir şeymiş… Bazen gülücüklü olsa da çok zaman sancılıymış büyümek!

31 yaşımı tamamlamaya sayılı günlerin kaldığı, 32 ye merhaba demek üzere olduğum bu zamanda gözlerimi kapatıyorum ve diyorum ki bu yıl hayatımın en çok büyümeli ve öğrenmeceli yılı oldu sanki. Hayata, insanlara, ilişkilere ve arkadaşlıklara dair çok şey öğrenmiş gibi hissediyorum kendimi. Neler öğrendim peki?

Daha konforlu yaşama fırsatını yakalayabilmek için bazen konfor alanını terk etmek lazımmış!

Evet, kulağa berbat geliyor belki ama konfor alanından çıkma cesareti gerekiyor bazen. Bunu yapabilen o kadar az insan var ki… Oysa ki mevcut düzene itiraz edenler değil mi hep iyiye ve güzelliğe ulaşanlar? İnceden anarşik ruha sahip olanlar? O nedenle diyorum ki arada kafayı kırmak ve bir şeylere yürümek değil, koşmak gerekiyor. Çünkü bazen konfor alanımızı terk etmekten korktuğumuz için kapımızı yavaşça tıklatan fırsatlara gözümüzü kulağımızı kapatıyoruz. Kim bilir belki bir gün denemediğimiz için pişman olacağımız şeyler hayatımızdan akıp gidiyor ve biz sadece arkasından el sallamak durumunda kalıyoruz.

Bir işyerinde uzun yıllar çalışmak her zaman “başarı” demek değilmiş!

Yıllarca aynı yerde çalışmayı hep aidiyet göstergesi sanıyoruz çoğumuz ama durumun hiç de böyle olmadığını öğrendim. Aidiyet bu demek değil. Uzun yıllar bir yere emek vermek elbette haz veren bir duygu ama bu duygu bir taraftan da cesaretsizlik sanki. Yeni maceralara atılmama korkusu. Ve aynı yerde çalıştıkça artık oraya da faydasızlaşmaya başlamak. İşletme körlüğü kavramına yenilmek gibi.

Oysaki bir yere aidiyet göstergesi, ayrılmak ile ayrılmamak noktasında aldığımız kararla değil orada iken sergilediğimiz davranışlarımızla ölçülmeli. Aidiyetin ölçüsünün, para kazandığımız yere ne kadar dürüst ve adil davranıp davranmadığımız ile ölçülmesi gerektiğini öğrendim.

 Evlilikler sonsuza kadar sürmek zorunda değilmiş!

Hiç kimse o meşhur deftere imza çakarken sonunun başka bir imza ile olmasını istemez elbette. Ancak bazen daha fazla üzülmemek adına, bazı kararlarda ısrarcı olmamak gerekiyor. Çünkü Tanrı kimseyi yaratırken torpil geçmiyor ve kimsenin yaşamı sonsuz değil, bunu anladım. İnsanın hayallerinde yer almayan hiçbir insanı, eşyayı ve/veya mekanı hayatında tutmaması gerektiğini öğrendim. Ve sonsuz inandığım bir şey var, hayatta her şey insanlar için. İyi şeyler de kötü şeyler de. Mühim olan karşılaştığın bu olayları hangi olgunlukla kucaklayabildiğin.

Kız arkadaşlar, dostlar hayatımızdaki en güzel köşede hep var olmalılarmış!

Hep iyi arkadaşlara sahip oldum ben. Belki şans belki tesadüf bilemiyorum. Hani arkadaşlığın derecelendirmesi, çok arkadaşım az arkadaşım olmaz ama bazı arkadaşlıklara şu sözle özdeşleştirdim: Gerçek dostlar Tanrı’nın vermeyi unuttuğu kardeşlerimizdir!

İşte yaşadıklarımdan öğrendiğim şeylerden en tatlısı bu galiba, en az kendimiz kadar güçlü bir kız arkadaşa sahip olmak bu hayatta edinilebilecek güzel varlık. Çünkü iyi bir dost, akıllı bir kalp ile aynı anlama geliyor. “Akıllı kalp” kavramını da ben yarattım kafamda ve şu demek: Ben ne zaman duygularıma yenilirsem akıllı kalbim bana duygularımı yönlendirme konusunda bir yol açar ve minik bir ışık tutar.

Ebeveynler gerçekten garipmiş! Küçük Prens’de de yazdığı gibi.

Ebeveynler..  Başkalarının meseleleri ile ilgilenirken ne kadar soğukkanlı olsalar da söz konusu kendi evlatları olunca aynı soğukkanlılığı gösteremeyip, makul davranamayabiliyorlar. Bazen evlatlar da ebeveynlere kırılıp, üzülebiliyor.  Kim bilir belki bu da doğanın hormonel dengesidir. Belki biz de anne bana olmadan asla anlayamayacağız onları.  Ve ne diyor Küçük Prens’de:

“Büyükler böyledir işte. Ama bunu onlara anlatabilmek olanaksızdır. Çocuklar, büyükler karşısında her zaman sabırlı ve anlayışlı olmak zorundadır.”

Yalnızlık dünyanın sonu değilmiş!

Herkes hayatında bir kişinin varlığına alıştığında öncesini hemen unutur. İnsanoğlunun doğası böyle, içinde bulunduğu duruma hızla uyum sağlayıp, çabuk unutmak üzerine kurgulu varlıklarız biz.

Biriyle ömür boyu uyum içerisinde yaşamak elbette güzel bir his fakat yaşanan her gün biraz daha zor geçiyor ve giderek uzayan günlere dönüşüyor ise kendini de karşındakini de yormanın anlamı yok. Ve bu kararın sonrasındaki sen her zaman kendine yetersin. Düşünsene, zaten hayatına aldığın kişi de hayatında değilken kendinle baş başaydın. Öyleyse nedir bu insanlardaki yalnızlık korkusu?

Klişe olacak ama sağlık dünyada sahip olunan en büyük nimetmiş!

Hiçbirimiz sağlığımızı kaybetme gerçeği ile yüzleşmeden kıymetini anlamıyoruz. Çünkü ne de olsa doğduğumuzdan bu yana bizimle sağlığımız! İşte o işler öyle değil. Yıllar önce bir öğretmenim söylemişti, bir insanın bir günde vücudunda olan kimyasal reaksiyonları kağıt kalemle yazmaya ortalama bir insan ömrü yetmez diye… Böylesine tıkır tıkır işleyen bir sistemin sekmesi gerçeği ile yüzleşince anlıyor insan kendisine bahşedilen bu lüksün kıymetini. Ben de sistemler biraz kısa devre yapınca bunu daha iyi anladım ve kıymetini bilmeyi öğrendim.

Üstünü kapatırsan hiçbir pişmanlık hayatından uçup gitmezmiş!

Herkes gibi pişmanlıklarım oldu, bazıları büyük bazıları küçük.. Ve içime attığım hiç bir pişmanlık yaşamımı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramadı. Hep benden bir şeyler aldı, götürdü. Pişmanlıklarımı ilgili kişisine anlatıp, sindirip, toprağın altına gömüp, üstüne bir çiçek ektiğimde yaşamımın nasıl sadeleştiğini görme fırsatı buldum.

Ve en büyük silahım, hep dediğim gibi şükretmek kalbi ferahlatmanın en güzel anahtarmış!

Sahip olduğun herhangi bir şey için her gün şükretmek ya da şükredebilmek. Çünkü bence bu bile bir olgunluk göstergesi. Ben mesela uyandığım her güne şükrediyorum ve minnetle başlıyorum. Doğan güneşe, aldığım nefese, iletişim kurabilmeye, kahkaha atabilmeye… Çünkü hayat şükrettikçe güzelleşiyor ve adeta on iki ay bahar kıvamına bürünüyor.

Hayatıma minnet duyarken hissettiklerim asla Pollyannacılık değil. Sadece iyimserlik. Çünkü ben eminim ki iyi düşündükçe, dil iyiyi söylüyor. Dil iyiyi söyledikçe kalp iyiyi hissediyor ve hep iyilik buluyor insanı. Evrenin çalışma prensibi bu. Ayrıca “iyimser” insanlar daha geç yaşlanıyormuş, demedi demeyin 😉

Hani yazının başında dedim ya “çok şey öğrendim” diye.. Belki de daha çok şey vardır öğreneceğim? Ne belkisi yahu, elbette çok şey var öğreneceğim!

PS: Fonda Yeni Türkü-Umut çalıyor, dinleyiniz efendim 🙂


Duhan için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

4 yorum “32’ye Merhaba Derken